GÖĞÜS BÖLGESİ YÜZEY ANATOMİSİ

 

TORAKS ÇİZGİLERİ

       Toraks muayenesi sırasında tesbit edilen bir bulguyu tanımlarken, belirli bazı çizgilerin kaç santim iç ya da dış yanında olduğu, hangi interkostal aralık ya da kosta seviyesinde, hangi anatomik bölgede olduğu belirtilir. Bu nedenle toraks duvarından geçen çizgilerin hatırlatılmasında, kostaların nasıl sayılacağının öğrenilmesinde fayda vardır;

Toraks çizgileri;

Linea mediana

Linea parasternalis

Linea medioclavicularis

Linea axillaris anterior

Linea axillaris media

Linea axillaris posterior

Linea scapularis

Linea paravertebralis

 

KEMİK YAPI

         Thorax adını verdiğimiz göğüs boşluğunun kemik çatısı arkada torakal vertebralar, önde sternum ve bu iki yapı arasında uzanan 12 çift costae (kaburga)’dan oluşmuştur. Üstte daha dar olan toraks aşağıya doğru inildikçe genişler. Ancak üstteki darlık, omuz kuşağı adını verdiğimiz kemik yapıyı oluşturan clavicula ve scapula ile omuz bölgesi kasları tarafından maskelenmiştir.

               

Sternum;

Sternum, üstte daha geniş ve kalın manubrium sterni, ortada daha ince ve uzun corpus sterni ve altta kısa proc. xiphoideus adları verilen 3 bölümden oluşur. Manubrium’un üst kenarında incisura jugularis adı verilen çentik bulunur. Bu çentiğin yaklaşık olarak 4 cm kadar altında, manubrium ve corpus sterni sekonder kartilaginöz tipte bir eklem oluştururlar ve eksenleri farklı düzlemlerde olduğundan eklem yerinde bir açı meydana gelir. İşte, manubrium ve corpus sterni arasında oluşan bu açıya angulus sterni (Louis açısı, Ludwig açısı) denir ve göğüs bölgesinin yüzey anatomisinde önemli bir noktadır. Çünkü 2. kosta’nın cartilago costalis’i sternum’a tam bu açının bulunduğu yerde bağlanır ve dolayısıyla cilt altında kolaylıkla hissedilebilecek bu yapı, kostaları sayabilmemize büyük kolaylık sağlar (Zayıf bir erkekte kostaları sayabilmek oldukça kolaydır, ancak kadınlarda toraks’da bulunan meme bezi nedeniyle bu daha güçtür). Kostaları sayabilmenin en kolay yolu, angulus sterni yardımı ile 2. kosta bulunduktan sonra, parmakların bu 2. kostanın üzerinden başlayacak şekilde interkostal aralıklara yerleştirilmesi ve parmakların arasında kalan kostaların sayılmasıdır.

 

Costae;

Costae (Kaburgalar) arkada göğüs omurları önde ise sternum arasında uzanan ve göğüs kafesinin önemli bir bölümünü oluşturan 12 çift kemiğe verilen addır. Kaburgalar arkada kendi sayılarına uyan torakal vertebraların corpus’ları ve proc. transversus’ları ile eklem yaparlar (örneğin; 3. kosta, 3. torakal vertebra’nın corpus ve proc. tranversus’u ile). 3-9. kaburgaların caput costae adı verilen kısımları, kendi sayısına uyan vertebra’nın dışında, bir üst vertebra corpus’unun alt kenarı ile de bağlantıdadır. Önde ilk 7 kaburga , cartilago costalis’leri aracılığıyla direkt olarak tutunurlar. 8-10. kaburgaların cartilago costalis’leri ise yukarı doğru döner ve bir üstteki kıkırdak kostaya tutunur ve en son alarak 7. kaburganın cartilago costalis’i aracılığıyla sternum’a bağlanırlar. Yüzen (Floating) kaburgalar adı verilen 11 ve 12. kaburgaların ön uçları ise serbesttir.

   Önde clavicula, oldukça kısa, yassı ve eğriliği fazla olan 1. kostanın üzerini örter ve palpasyonunu güçleştirir. Omuz yukarıya doğru kaldırıldığı takdirde, 1. kosta, clavicula’nın medial 1/3’ünün altında palpe edilebilinir.

 

Toraks’ın Kemik Oluşumlarının Vertebral Düzeyleri;

 

Manubrium sterni (üst kenar)                  T3 proc. spinosus’unun hemen üzeri

Manubrium sterni (alt kenar)                  T3-T4 proc. spinosus’ları arası

Xiphosternal eklem                    T10 proc. spinosus’u

9. kosta                                            L1 vertebra seviyesinde

10. kosta (gögüs kafesi alt sınır)         L3 seviyesinde

 

 

MAMMA (MEME) ve GL. MAMMARIA (MEME BEZİ)

               

Her iki cinste de vardır. Erkeklerde yaşam boyunca rudimenter olarak kalır. Kadınlarda ise puberteden sonra büyür ve önemli değişikliklere uğrar. En çok gebeliğin son aylarında, özellikle doğumdan sonra laktasyon döneminde gelişir. Meme süt sağlayıcı bez dokusundan oluşmuştur. Lopları ve lopçukları arasında fibröz ve adipoz doku kan damarları ve sinirler ile beraber bulunur.

Yetişkin bir kadında meme toraks’ın önünde fascia superficialis içinde yer alan yuvarlak bir kabartı şeklindedir. Memenin şekli ve formu ırklara, kişilere göre değişebildiği, aynı yaşta farklı yaşlarda da değişiklik gösterir. Ancak yine de meme’nin toraks duvarındaki lokalizasyonu için, “vertikal olarak 2-6. kostalar arasında, transvers olarak sternum kenarı-linea axillaris media arasında yer alır” tanımlaması kullanılır. Memenin üst dış parçası yukarı ve dışa, fossa axillaris’e doğru, m. pectoralis major’un alt kenarı boyunca uzanır ve bu parçaya proc. axillaris (axiller kuyruk) adı verilir. 

Meme dokusunun ortasında bulunan pembe alana areola mammae, areola mammae ortasında yer alan kabartı ise papillae mammae (meme ucu). Papillae mammae doğum yapmamış olanlarda genellikle 4. interkostal aralıkta yer alır.

Meme, temel olarak yağ dokusu ve süt bezlerinden oluşur ve kasların direkt kontrolü altında değildirler. Memeyi örten deri ile m. pectoralis major fasyası arasında uzanan fibröz uzantılar memeyi loblara ayırır. Bu fibröz uzantılar memenin üst kısmında çok iyi gelişmiştir ve ligg. suspensoria mammaria (Cooper ligamanı) adını alırlar. Genç, nullipar (doğum yapmamış) kadınlarda daha gergin olan bu bağlar, meme ağırlığı fazla olanlarda, fazla doğum yapmış olanlarda ve laktasyon sonrasında daha gevşek hale gelebilir. Ligg. suspensoria mammaria, sırt üstü yatıldığında, ya da öne doğru eğilindiğinde daha gevşek hale gelir. Ligg. suspensoria’nın bu noktada önemle vurgulanmasının gerekçesi, meme kanserlerinin erken tanısında önemli yer tutmasıdır. Çoğu kez memede gelişmeye başlayan bir tümör elle hissedilmeden ya da diğer bulgular göstermeden önce, tümör dokusunun ligg. suspensoria’ yı tutmasına bağlı olarak, deride çekilmelere (retraksiyon) yol açabilir. Deride görülen bu çekilmeler hastaya bazı pozisyonlar verildiğinde daha belirgin hale gelebilir; 1) Eller baş üzerinde kenetlenerek veya kalçalara kuvvetle bastırılarak pektoral kasların kasılması sağlandığında bu çekilmeler daha belirgin hale gelebilir, 2) Hasta öne doğru eğilip, yer çekiminin memeyi sarkıtmasına izin verildiğinde lezyon olan tarafta retraksiyon daha belirgin hale gelebilir.

Gebelik ve laktasyon meme dokusunun hipertrofisine neden olur. Genellikle laktasyon sonrasında meme dokusu normal boyutlarına dönse de, bazen deri yüzeyinde çatlaklar oluşturabilir.

Papillae ve areola mammae’nın, ilk gebelikten sonra pigmentasyonu artar, bu durum koyu renk tenlilerde daha belirgindir.

Meme başı bölgesinde istemsiz olarak kaslar bulunur. Bu kaslar soğuk ya da bebeğin emmesi gibi nedenlerle stimüle edildiğinde, areola’da konstriksiyon, papilla’da ereksiyon meydana gelir.

Areola mammae’de areolar bezler (Montgomery bezleri) tarafından oluşturulan küçük kabarıklıklar görülebilir. Özelleşmiş sebaceus bezler olan areolar bezler, gebelik sırasında daha belirgin hale gelir ve yağlı bir sekresyon oluşturmak meme başının nemli, esnek ve sağlıklı kalmasını sağlar.

 

MEMENİN KANLANMASI

         Meme dokusunun kanlanması üç temel kaynaktan gerçekleşir;

  1. Medial kısım; a. thoracica interna’nın dalı rami perforantes laterales
  2. Alt dış kısım; a. thoracica lateralis
  3. Üst dış kısım; a. intercostales posteriores

Venöz drenaj arterlere eşlik eder.

Memenin medial ve lateral bölümünden gelen arterler özellikle meme

başının altında olmak üzere birleşir, anastomoz yaparlar ve areola altında plexus subareolaris denen bir damar ağı oluştururlar. Bu bölgede, özellikle hamilelik ve laktasyon sırasında genişlemiş olan venler deri altında görülebilir.

 

MEMENİN LENFATİKLERİ

         Meme bezinin lenfatikleri, kadınlarda en sık görülen malinite nedenlerinden olan meme kanserlerinin yayılmasındaki rolleri nedeniyle son derece önemlidir. Yayılım’ın en sık olarak görüldüğü yön m. pectoralis major kası kenarı boyunca koltuk altına doğru uzanan pektoral lenf düğümlerini (nodi lymphatici pectorales) izleyen yayılımdır. Bu lenf düğümlerinin tutulmasını takiben daha yukarıdaki santral ve apikal lenf düğümlerine yayılım gerçekleşir (santral ve apikal lenf düğümleri lenfatik drenajın o vücut yarımındaki venöz sisteme drene olduğu lenf düğümleridir). Kanserli hücrelerin yayılımı bunun dışında, yukarı doğru yayılarak supra ve infraclavicular lenf düğümlerine, mediale doğru yayılarak a.v. thoracica interna boyunca uzanan lenf düğümlerine, ve aşağıya doğru yayılarak karın bölgesinin üst tarafında bulunan ve hatta inguinal lenf düğümlerine yayılabilir. Karşı taraftaki memeye ve oradan da karşı taraf axillar bölgesine yayılım da söz konusu olabilir, ancak bu genellikle, primer yayılım yolları sekonder tutuluma bağlı olarak bloke olduğunda görülür.

 

PLEURA ve AKCİĞERLER

 

         Göğüs boşluğu içerisinde en fazla hacmi kaplayan organ (kapladıkları hacim solunumun fazına göre değişiklik göstermekle birlikte) akciğerlerdir.

         Akciğerler her tarafı kapalı ve invagine olmuş, seröz bir zar olan pleura ile sarılmıştır. Bu seröz zarın akciğerler üzerini ve loblar arasındaki örten parçasına visceral tabaka, membranın  göğüs duvarının iç yüzünü ve diafragma yüzeyini örten parçasına parietal tabaka denir. Parietal pleura’nın alt sınırı, akciğerler ve onu saran visceral pleura’nın alt sınırından daha aşağıda yerleşmiştir.  Göğüs boşluğunun iç yüzünü döşeyen parietal pleura, diafragma üzerine atlarken recessus costodiafragmaticus denen çıkmazı oluşturur. Bu durum istirahat solunumunda akciğerlerin alt kenarının  pleura alt çizgisinin 5 cm kadar üzerinde olmasına neden olur. Akciğerler en derin solunumda bile bu çıkmazın dibine kadar inemez ve doldurulamayan bu aralıklara komplementer aralık denir.

         Akciğerlerin apex pulmonis denen en üst noktası, istirat solunumu sırasında clavicula’nın medial 1/3’ünün 2-3 cm üstüne kadar çıkar. Apex pulmonis’i örten pleura bölümüne cupula pleura denir ve membrana suprapleuralis (Sibson fasyası) ile kuvvetlendirilmiş durumdadır. Apex pulmonis bu iki membran dışında, scalen kaslar ve m. sternocleidomastoideus tarafından da desteklenmekte ve korunmaktadır.

         Parital pleura ve akciğerlerin sağda ve soldaki seyirlerinin, bunların göğüs ön duvarındaki ve sırttaki iz düşümlerinin bilinmesi önemlidir.

 

Parietal Pleura;

(Apex pulmonis’i örtecek şekilde clavicula’nın medial 1/3’ünden başlanacak olursa) Sağ ve sol parietal pleura art. sternoclavicularis arkasından aşağıya ve içe doğru uzanır ve orta hatta birleşir. Daha sonra birbirinden ayrılmadan 4. kıkırdak kosta hizasına kadar birlikte inerler. Daha aşağıdaki pleura çizgileri sağda ve solda farklı seyrederler. Sağda, 6. kıkırdak kosta’nın sternum’la eklem yaptığı noktaya kadar sağ parietal pleura vertikal seyrini sürdürür. Solda ise kalp bulunduğundan 4. kıkırdak kosta’nın strenum’a tutunma yerinden başlayarak dışa ve aşağıya doğru bir kavis yapar ve 6. kıkırdak kosta hizasına gelir (orta hattın biraz daha uzağında). Daha sonra her iki tarafın parietal pleura’sı linea medioclavicularis’i 8. kosta, linea axillaris media’yı 10. kosta, linea scapularis’i 11. kosta, linea paravertebralis’i 12. kosta hizasında çaprazlayan bir seyir özelliği gösterir. Arkada orta hattın 2-3 cm laterali’nde yukarı doğru vertikal bir seyir gösterirler.

 

Akciğerler; 6. kıkırdak kosta seviyesine kadar akciğerler sınırlarının iz düşümü parietal pleura’nın izdüşümü ile önemli ölçüde örtüşür (aralarından çok dar bir aralık olan cavitas pleuralis vardır). Buradan itibaren, Akciğerlerin alt sınırlarının iz düşümü parietal pleura’nın 2 kosta üzerinde olacak şekildedir (linea medioclavicularis’i 6. kosta, linea axillaris media’yı 8. kosta, linea scapularis’i 9. kosta, linea paravertebralis’i 10. kosta hizasında çaprazlayan bir seyir)

 

AKCİĞERLERİN FISSURA’LARI

         Sol akciğer fissura obliqua adı verilen ve oblik seyirli tek bir fissür ile iki loba (lobus superior ve inferior) ayrılırken, sağ akciğer fissura obliqua ve fissura horizontalis denen iki olukla üç loba (lobus superior, medius ve inferior) ayrılır.

         Sol akciğerin fissura obliqua’sı arkada 3-4 göğüs omurlarının proc. spinosus’ları arasındaki aralık hizasında ve orta çizginin 2-3 cm dışından başlar, öne ve aşağıya doğru ilerleyerek, linea axillaris media’da 5. interkostal aralığa ulaşır, ve altta 6. kıkırdak kosta hizasında sol akciğerin alt kenarı ile kesişir.

         Sağ akciğerin fissura obliqua’sına benzer bir seyir gösterir. Sağ akciğerde ikinci bir yarık olan fissura horizontalis, lobus superior’u lobus medius’dan ayırır. Kabaca 4. kıkırdak kosta’nın sternuma yapışma yerinden başlar ve 4. kosta seyrini izleyecek şekilde dışa doğru uzanarak, fissura abliqua’da sonlanır.

 

BRONKOPULMONER SEGMENTLER

         Bifurcatio trachea’da oluşan bronchus principalis dexter ve sinister ayrı ayrı loblara giden bronchus lobaris’lere bunlarda bronchus segmentalis denen daha küçük dallara ayrılırlar. Segmental bronkuslar, fonksiyonel olarak bağımsız, kendilerine ait akciğer dokusunda dağılırlar. İşte bir segmental broncus’un dağıldığı akciğer dokusuna bronkopulmoner segment denir. Her segmental bronkus’un yanında o akciğer segmentine gelen bir arter dalı ve sinirler vardır. Her bir segment anatomik ve fonksiyonel olarak bağımsız bir solunum birimidir.

 

KALBİN YÜZEYSEL ANATOMİSİ

         Kalbin göğüs duvarı ile olan ilişkisi son derece önemlidir. Mediastinum medius içerisinde yer alan kalp yüzeyine yapışmış pericardium serosum ve kalbin atımları sırasında hareket etmesine olanak verecek şekilde onu daha gevşek saran pericardium fibrosum ile kaplanmış durumdadır.

         Kalbin şekli ve pozisyonu kalp atımı, solunumun fazı ve göğüs kafesinin yapısı gibi faktörlerden önemli ölçüde etkilenir. Örneğin, insprium sırasında diaframın aşağıya inmesi ile daha vertikal bir görünüm kazanırken (röntgen filmlerinde daha dar görünür), exprium sırasında daha transvers hale gelir. Kalbin apex dediğimiz tepe noktası ve bu noktada hissedilen atımın yeri de böylece değişkenlik göstermiş olur. Yine geniş göğüs kafesi olan şahıslarda kalp, dar bir göğüs kafesine sahip kişilere göre daha transvers (geniş) bir yapıdadır. Bunların dışında midenin dolu veya boş olması da kalbin pozisyonunu etkiler.

         Yine de normal konum ve büyüklükteki bir kalbin göğüs duvarındaki iz düşümü hakkında bilgi sahibi olunmalıdır;

         Sağ kenar yukarıdan aşağıya doğru sırasıyla v. cava superior ve sağ atrium tarafından oluşturulur. Sağ atrium’un bitiş noktasında kalbe vena cava inferior girer. Bu oluşumlar tarafından oluşturulan sağ kenarın göğüs üzerindeki iz düşümünü çizebilmek için iki önemli noktanın bilinmesi gereklidir. 1. nokta, sağda üçüncü kıkırdak kosta’nın üst kenarında ve sternum’dan 1.2 cm uzaklıktaki noktadır. İkinci nokta ise, sağda 6. kıkırdak kostanın sternum’a tutunduğu yerdir. İşte sağ kenarın göğüs üzerindeki iz düşümünü elde edebilmek için, bu iki nokta sağa doğru hafif dış bükey bir çizgi ile birleştirilmelidir. Bu dış bükey çizginin orta çizgiden en uzak yeri 4. interkostal aralıkta ve sternum’dan 3-4 cm uzaklıkta olmalıdır. İşte göğüs duvarının sağ tarafında oluşturulan ve kalbin sağ kenarına ait olan bu çizginin yukarı doğru devamı v. cava superior’un aşağıya doğru devamı ise v. cava inferior’un dış kenarına uyar.

         Kalbin sol kenarının göğüsdeki iz düşümü yukarıdan aşağıya sırasıyla arcus aorta, pulmoner arter, auricula sinister ve sol ventrikül tarafından oluşturulur. Bu oluşumlar tarafından oluşturulan sol kenarın göğüs üzerindeki iz düşümünü çizebilmek için apex cordis atımlarının hissedildiği noktanın sol 2. kıkırdak kostanın alt kenarı üzerinde ve sternum’dan yaklaşık 1.2 cm uzakta olan bir diğer çizgi ile birleştirmek gerkmektedir. Bu çizgi sola ve yukarıya doğru dış bükey olmalıdır.

         Kalbin alt kenarının göğüs üzerindeki iz düşümü ise, sağdan sola doğru sırasıyla v. cava inferior, sağ ventrikül (en uzun), ve sol ventrikül tarafından oluşturulur. Alt kenarın projeksiyosu yukarıda açıklanan sağ kenarın alt ucunun, apex cordis’in atımlarının hissedildiği projeksiyon noktasını birleştiren çizgi oluşturur (apex cordis atımları 5. intercostal aralığın linea medioclavicularis ile kesişme noktası civarında hissedilir). Sağ ventrikül’ün alt kenarının büyük bir bölümü art. xiphosternalis’ten geçer.

 

Kalp deliklerinin izdüşümü ve kapakların dinleme yerleri;

 

         Kalp deliklerinin (ostium) ile bu delikleri örten kapakların (valva) iz düşümleri farklıdır. Kapakların sesleri yayıldıkları odakta dinlenir. Kalp deliklerinin tümü sternumun arkasında yer alan izdüşümlerini bilmenin pratik bir yararı bulunmadığından buna değinilmeyecektir. Ancak bu delikleri örten kapakların göğüs duvarında seslerinin duyulabildiği yerlerin bilinmesi bir hekimin pratik  hayatında son derece iyi bilmesi gereken bir bilgidir.

 

  1. Triküspit kapak (Valva atrioventriculare dextrum); Sol 5. kıkırdak kostanın sternum’a tutunma yerinde
  2. Mitral kapak (Valva atrioventriculare sinistrum); Kalbin apex bölgesinde, yani sol 5. intercostal aralığın linea medioclavicularis ile kesişme yerinde
  3. Pulmoner kapak (Valva trunci pulmonalis); Sol 2. intercostal aralıkta sternum’um hemen yanında
  4. Aort kapağı (Valva aortae) Sağ 2. intercostal aralıkta sternum’un hemen yanında

 

KALBİN YÜZEYSEL ANATOMİSİNE KLİNİK YAKLAŞIM

 

INSPEKSİYON; Kalbin inspeksiyonunda, özellikle zayıf erkeklerde, 5. interkostal aralıkta kalp atımları gözlenebilir. Özellikle hasta öne doğru eğildiğinde kalbin göğüs duvarına daha fazla yaklaşması ile apex pulsasyonu daha iyi görülebilir. Patolojik bazı durumlarda pulsasyon’un inspeksiyonu önemli bilgi verebilir. Örneğin, apex pulsasyonun normal anatomik posizyonundan daha aşağıda (6., 7, intercostal aralık gibi) ve geniş bir alanın kalkıp inmesine yola açacak şekilde olması sol ventrikül hipertrofilerini düşündürebilir. Ya da amfizemden ötürü akciğerleri şişmiş kişilerde kalp vuruşları ancak epigastrium bölgesinde görülür. Dolayısı ile her zaman belirttiğimiz gibi kalbin normal anatomik pozisyonunun bilinmesi, patolojik durumların ayrımsanmasında önemlidir.

 

PALPASYON; Kalbin incelenmesinde palpasyon daha değerli bilgiler verir. Palpasyon için parmaklar intercostal aralıklara oturacak şekilde açılarak el göğsün sol tarafına yerleştirilir. Bayanlarda, el memenin altına doğru yerleştirilir. İlk yapılması gereken kalp vuruşlarını hissetmeye çalışmaktır. Şismanlarda ve amfizemlilerde kalp vuruşları hissedilmez. Normalde vuruş hafiftir ve 2 cm’den daha küçük bir alandadır. Normal yerde apex palpe edilemezse sağ tarafta da palpasyon yapılmalı, dekstrokardi (kalbin sağda bulunması durumu) kontrol edilmelidir. Yine yukarıda örnek olarak verdiğimiz sol ventrikül hipertrofisinde apex atımı daha aşağıda hissedilir, daha geniş bir alana yayılır ve daha kaldırıcı karakterdedir.

 

PERKÜSYON; Kalp kenarlarını perküsyonla bulmak için, göğüs duvarına dayanan parmak kalp kenarlarına dik olacak şekilde yerleştirilerek, solda ve sağda dıştan içe doğru perküsyon yapılır. Yukarıda açıklanan sınırlara ulaşıldığında akciğerlere ait sonor ses değişmeye başlar ve submatite alınır. Bu noktaya “rölatif matite” adı verilir. Seslerin tam bir matite aldığı kalbin akciğerle örtülü olmayan bölümlerinin sınırlarını yansıtan noktaya ise “mutlak matite” alanı denir. Röntgen ve ultrason gibi yöntemlerin hızla yaygınlaşması ile kalbin perküsyonu kısmen önemini yitirse, Amfizem gibi kalbin matitesinde kayba yol açan hastalıkların ya da perikardial efüzyon gibi perikard boşluğunda sıvı birikmesi sonrasında kalp matite alanının genişlemesine yol açan hastalıkların sağlık ocağı şartlarında teşhisinde bir yöntem olarak değerini korumaktadır.

 

OSKULTASYON; Kalp içindeki hemodinamik ve kapakaların durumu hakkında önemli bilgi verebilen, dolaşım sistemi muayenesinin en önemli kısmını oluşturan muayene yöntemidir. Kalbin yukarıda anlatılan her odağı, özellikle apexi sabırla dinlenmelidir. Hasta konuşmamalı ve expriumda soluğunu tutmalıdır. Arada bir insprium yapmalı, sonra tekrar tutmalıdır.

Zayıf kişilerde ve çocuklarda genellikle kalp seseleri daha kuvvetli ve net duyulurlar. Bunun dışında efor sırasında, taşikardilerde, hipertiroidide, ateşli hallerde, mitrak kapak darlıklarında da (mitral stenoz) sesler daha kuvvetli olarak duyulur.

Şişman kişilerde, göğüs kasları hipertrofik olanlarda, amfizemlilerde, pleura veya pericardium boşluğunda sıvı toplananlarda, miyokard enfeksiyonu sonrasında ise sesler daha zayıf duyulur.